Giriş

Orijinalini görmek için tıklayınız : İSLAM ve OSMANLI HAT SANATI



EmeL
06-10-2012, 17:47
İslam dünyasında hat sanatı Yakut’un kuralları doğrultusunda gelişme gösterdi. Özellikle 14. yüzyıl ve 15. yüzyılda İran, Irak, Suriye ve Anadolu’da İlhanlılar, Celayirîler, Türkmenler, Anadolu Beylikleri, Mısır’da ise Memluklar döneminde Kur’anlar ve cüzleri ile hat sanatının diğer örneklerinin baş yapıtları denilebilecek nüshaları yazıldı. Özellikle İlhanlı ve Memluk Kur’an-ı Kerimleri’nin alışılmışın dışındaki büyük boyutları muhakkâk hat ile yazıldı. Ayrıca yuvarlak hatlı sülüs yazı da büyük bir gelişme gösterdi ve Kur’an-ı Kerim yazımcılığı için tercih edildi.

İslam dünyasının Doğu’sunda Kûfi hattın yerini yuvarlak hatlı sülüs yazısı almaya başlarken; Batı’da da farklı türde yuvarlak hatlı bir yazı türü olan magribî yazısı ortaya çıkmıştı. Magribî yazısı İspanya, Sicilya, Tunus’ta aynı tarzda kullanılmıştı. Arap harflerinin alt çanaklarındaki yuvarlak hatların vurgulanışı, magribî yazısının ana karakterlerinden birisiydi ve diğer İslam yazılarından farklı hareke ve noktalama sistemi kullanıldı. Bazen de renklerle bu farklılık elde edildi. Celî yazılar (büyük boyutlu) ve kitabelerde de farklı bir görünüm elde edildi. Magribî yazı yazan hattatlar, İbn-i Haldun’a göre, kelimeyi yazmayı kalıp halinde öğreniyorlardı. Doğu İslam dünyasında ise, tamamen farklı olarak tek tek harfler öğrenilerek işe başlanıyordu. Magribî yazısının en erken örneği 10. yüzyıl ortalarına aittir. Bu yazı türü uzun süre varlığını korudu, üç yüzyılı aşan bir süreden günümüze ulaşmış eserler bulunmaktadır. Özellikle 12. yüzyılın ilk yarısında, Kortoba’da sanatsal açıdan çok güzel Kur’anlar hazırlandı. Yüzyılın ikinci yarısında kitap sanatının merkezi Valensia’ya kaydı.

Endülüs uygarlığı döneminin İslami varlığının uzantısı 1492 yılına kadar sürdü. Birleşmeyi sağlayan Katolik krallar, aynı yılda topraklarındaki son Müslüman egemenliğini de bitirdiler. Bütün dünya için çeşitli açılardan önemli olan 1492 yılı ve civarı, İslam hat sanatının yeni bir yönde gelişmesine imkan sağlayan Şeyh Hamdullah gibi yaratıcı bir sanatçının yetişmesine de sahne oldu.

1 İbn-i Hilâl’ın eserleri, İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi Bağdat Köşkü Kütüphanesi’nde, Ayasofya Kütüphanesi’nde, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde ve Dublin Chester Beatty Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

İstanbul Sarayı ve Hattatları

Fatih Sultan Mehmed’in 1481 yılında vefatı üzerine Amasya sancağındaki oğlu Sultan Bayezid İstanbul’a gelerek tahta geçmiştir. Kısa bir süre sonra da Amasya’da tanıdığı ve takdir ettiği Şeyh Hamdullah adlı hattatı başkente davet etmiş, O da ailesi ve kendi gibi hattat olan damadıyla beraber İstanbul’a gelmiştir. Sultan Şeyh Hamdullah’a İstanbul Sarayı’nda Kur’an-ı Kerim yazması için bir meşkhane, Edirne Sarayı’nda da bir hane tahsis etmiştir. Şeyh Hamdullah’ın Saray’a kâtip ve Saray enderununa muallim tayin edilip, 30 akçe yevmiyeyle Osmanlı sarayının sanat faaliyetlerini yürüten ehl-i hiref teşkilatının kâtipler bölüğünün de başına getirilmiş olduğu anlaşılır. Ayrıca kendisine Üsküdar’da iki köyün gelirleri arpalık olarak verilmiş, diğer bir köyün geliri de mührezenlerine tahsis edilerek sanatçıya fazlasıyla itibar edilmiştir. 2 Şeyh Hamdullah’ın gördüğü itibar bir in’âmât (ceyb-i hümayun) defteriyle de desteklenmektedir. 909-917 (1503-1512) tarihleri arasında Sultan II. Bayezid tarafından alimlere, sanatkârlara, saray mensuplarına ve devlet adamlarına verilen in’am ve ihsanlar kaydedilmiş olan bu defterde Şeyh Hamdullah’la ilgili kayıtlar arasında sanatçıya verilen in’amatı belirten iki not bulunmaktadır. İlki 29 Recep 909 (Aralık 1503) tarihinde hazinedarbaşı vasıtasıyla Sultan’a takdim ettiği Kur’an-ı Kerim için Şeyh Hamdullah’a 7.000 akçe ve bir çuha elbise (broadcloth garment) ihsan edildiğini belirtir. İkincisi de 6 Cemaziyülevvel 914 (Eylül 1508) tarihinde Katip Şeyh Hamdullah’ın kendi hattıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i getirdiği ve buna karşılık 10.000 akçe ihsan ve yine bir çuha elbise aldığını belgeler. 3 Bu kayıtlar Şeyh Hamdullah’ın Saray ve Padişah tarafından ne kadar önemsendiğini ortaya koyacak niteliktedir. Hiç şüphesiz Şeyh’in hat sanatındaki yeteneğinin önemi Sultan Bayezid Han’ın sanata, edebiyata ve özellikle hat sanatına gösterdiği büyük ilgiden dolayı da öne çıkmış olmalıdır.

18. yüzyıl Osmanlı biyografi yazarlarından hattat Müstakimzade’nin Tuhfe-i Hattâtîn4 isimli biyografik eserinin Şeyh’le ilgili bölümünde aktardığı bilgiler sanatçının İslam hat sanatı açısından önemini ortaya koyar. Buna göre bir gün sohbet esnasında Sultan II. Bayezid “Yakut Musta’sımî’nin itina edip yazdıklarını görmemişsiniz” diyerek hazinesinden yedi adet Yakut hattı çıkarttırmış ve “bu tarzdan başka bir üslup bulunsa iyi olurdu” şeklinde Şeyh Hamdullah’a tavsiyede bulunmuştur. Bunun üzerine Şeyh Hamdullah’ın çileli bir mesai ile kendi üslubunu ortaya koyduğu rivayet edilmektedir. Müstakimzade sanatçının yeni bir üslup yaratmak için sarf ettiği gayreti aktarmaktadır. O’na göre; Şeyh Hamdullah geçmiş büyük üstadların ve Yakut’un yazılarını günlerce ve büyük bir dikkatle incelemiştir. Onların yazı estetiğinde elde edemediği yazının klasik orantılarını, en güzel duruşunu ve satır üzerindeki ahengini öncelikle zihninde biçimlendirmiştir. Ancak zihnine nakşettiği güzel biçim ve ahengi kâğıt üzerine dökmekte bir hayli güçlük çekmiştir. Bu yaratma ıstırabı günlerce sürmüş ve sonunda hayalinde yaşattığı yazı tarzını, adeta Allah’ın mucizevi bir hediyesi olarak, kağıda dökerek elde etmiştir.

Şeyh Hamdullah’ın aklam-ı sitteye kattığı bu yeni yorumun 1485 yılı civarında gerçekleştiği öngörülmektedir.5

Sanatçının Aklam-ı Sitte için hazırladığı örnek iki çalışma Saray koleksiyonunda bulunmaktadır. Birisi tomar, diğeri murakka biçimde düzenlenmiştir. Bu eserler sayesinde başta Osmanlı sarayı olmak üzere hat sanatındaki yeni gelişme giderek yaygın olarak uygulanmaya başlamıştır. Aklam-ı Sitte’nin (altı çeşit yazının) çeşitleri ve özellikleri üzerinde kısaca durmak gerekir:

Sülüs kalemi: Hat çeşitleri içinde en eski ve en çok işlenmiş olan yazı cinsi olarak dikkati çeker. Gelişimini Şeyh Hamdullah’ın elinde tamamlamış bir yazı türüdür. Geleneksel yazı öğretimine sülüs hat yazmakla başlanır; Ümmü’l hutût (hatların anası) olarak kabul edilir ve İslam dünyasının en çok tanınan yazısıdır. Şeyh Hamdullah ile bu yazı türünde harflerin bünyeleri iyice belirlenmiş, açık ve yumuşak bir hale gelmiştir. Genellikle ağzı üç mm. genişliğinde, kamış kalemle yazılır. Nesihle beraber kıt’alarda beyit, kaside yazımında, Yakut tarzındaki Kur’anlar’ın yazılmasında, yaygın olarak kullanılmıştır.

Nesih kalemi: 9. ve 10. yüzyıllarda Abbasi Halifeleri’nin himayesinde gelişen yazı çeşitlerinden doğan nesih hat, Yakut tarafından geliştirilmişti. Şeyh Hamdullah yaptığı çalışmalar sonucunda bu yazı çeşidi üzerindeki en önemli gelişimi sağlamıştı. 16. yüzyıldan itibaren Kur’an ve diğer kitapların yazımında en çok nesih hat kullanıldı.

Muhakkak kalemi: Kalem kalınlığı sülüs hat kadardır. Harflerin büyüklüğü sülüs hatta göre daha fazladır. Hatlar genellikle düz, daha az yuvarlak ve geniştir. Büyük boy Kur’an-ı Kerimler’in yazımında ve binalardaki celi yazılarda kullanılmıştır.

Reyhani kalemi: Muhakkak yazı karakterinde ancak nesih gibi ince ve küçük yazılan bir yazıdır. Kitap sanatlarında ve Kur’an yazımcılığında kullanılmıştır. Nesih yazıya göre bazı harfleri daha büyük ve genişçedir. Muhakkak ve reyhani yazılar çok eskilere dayanan (İbnü’l Bevvâb) bir gelişime sahiptir.

Tevkī kalemi: Hükümdarlara ait belgelerde kullanılan bir yazı çeşididir. Osmanlılarda 15. yüzyıl sonlarına kadar bu amaçla kullanılmıştır. Kalem kalınlığı sülüs hatta yakındır. Harflerin yarısı düz yarısı yuvarlaktır. Bu yazı türünde harfler ve kelimeler kimi zaman birbirlerine mümkün olduğunca yaklaşık yazılır.

Rikā kalemi: Tevkī yazının küçüğü ve ince kalemle yazılanıdır. Çeşitli belgeler ve mektupların yazılmasında kullanılmıştır.

Şüphesiz gerek İslam dünyasında gerek Osmanlılarda hat çeşitleri bu altı yazıdan ibaret değildi. Daha önce üzerinde durduğumuz kufi yazı ekolleri ve çeşitlemelerinin yanı sıra, talik-nestâlik hat önemli bir yere sahip olmuştur.

Özellikle İran’da nestâlik hat, 16. yüzyıldan itibaren tüm yazı çeşitlerinin en fazla kullanılanı olmuştur. Osmanlılar da bu yazı çeşidini kitap yazımında kullandıkları gibi, giderek celi tarzda yazma eğilimini göstermişlerdir. Özellikle Osmanlılarda geliştirilen bir diğer yazı türü, divanî yazı olmuştur.

Sanatsal olarak yazı eğitiminin, Osmanlı kültüründe özellikle başkent İstanbul sanatında çok önemli bir yeri vardır. Hat sanatının eğitimi köklü ve geleneksel bir yönteme bağlı kalınarak, imparatorluktaki diğer sanat dallarında olduğu gibi, usta çırak ilişkisi çerçevesinde yürütülmüştür. Osmanlı dünyasında eğitim kurallarına en fazla titizlikle uyulan sanat dalı hattatlık olmuştur. Okuyup yazmayı öğrenmenin dışında, sanat olarak bu işle uğraşılması, eğitim biçimi gelenek olarak varlığını yüzyıllarca korumuştur. Osmanlı Devleti’nin son bulmasından sonra Latin alfabesini seçmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap harfleriyle güzel yazı yazılması için eğitim, yine de varlığını korumuş ve mükemmel hattatlar yetişmiştir.

Geçmişte İslam dünyasında Arap harflerinin oran ve biçimlerindeki estetikle ilgili Arapça, Farsça, Türkçe çeşitli dillerde eserler kaleme alınmış ve bunlar hat sanatçılarına rehberlik etmiştir. 6 Osmanlı İmparatorluğu’nda hat sanatı sarayın himayesinde gelişmiştir. Özellikle Edirne Sarayı ve İstanbul’daki Topkapı Sarayı teşkilatlarında yer alan sanatçı örgütlerinden (ehl-i hiref) Katipler Bölüğü dört yüzyıla yakın bir süre sarayın ihtiyacı olan hattatları bünyesinde barındırmıştır. Bunların içinde her dönemin Kur’an-ı Kerim yazan en ünlü hattatlar bulunuyordu. Şüphesiz bu hattatlar başta nesih ve sülüs yazıya hakimdiler. Diğer taraftan celi hat, yani büyük boyutlu yazı yazmakta hüner sahibi hattatlar da istihdam ediliyordu. Saray’ın ve hanedanın bu sanatçılara, özellikle yaptırdıkları büyük camiler, diğer önemli devlet yapıları, saraylar, çeşmeler gibi mimari anıtların üzerindeki kitabeler ya da içlerini süsleyen genellikle Kur’an-ı Kerim’den seçilen yazı kuşaklarını yazdırmak için ihtiyaç duydukları bilinmektedir. Her dönemde celi yazı yazan hattatların istihdam edildiği çeşitli kaynaklardan anlaşılmaktadır. Üçüncü bir grup hattat ise, nesir veya manzum edebiyat ürünlerini, şiir kitaplarını ya da hanedanın zaferlerini ve yaşamını konu alan manzum Farsça veya Türkçe şehnameleri yazan sanatçılardan oluşuyordu. Bu sanatçılar arasında nesih yazı üstatları bulunduğu gibi, genellikle İran’dan, Azerbaycan’dan, Irak’tan gelmiş nestâlik yazı üstatları da özellikle yer alıyordu. Geleneksel olarak bu yazı türü İran coğrafyası içerisinde gelişmişti.

Şüphesiz başta Topkapı Sarayı olmak üzere Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi diğer sarayların hat hocaları, Katipler Bölüğü’nün nesih hattaki ve Kur’an-ı Kerim yazıcılığındaki başarısıyla ünlenmiş sanatçıları arasından seçiliyordu.

Başkent Sarayı’nın Ehl-i Hiref Teşkilatı’nın Katipler Bölüğü ile ilgili derli toplu bilgiler Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) saltanat yıllarından itibaren izlenebilmektedir. Şüphesiz hattatlar yani katipler Ehl-i Hiref Teşkilatı’ndan istihdam edilenlerden ibaret değildi. Osmanlı dünyasındaki önemli hattatların hemen hemen hepsi bu sanattaki hünerlerini gösterebilecekleri İstanbul’a gelip yerleşiyorlardı. Ayrıca Bursa ve Edirne gibi eski başkentlerde de sayısız hattat yetişmiştir.

Ehl-i Hiref maaş defterleri, Divan ile ilgili çeşitli belgeler, hattatlarla ilgili biyografiler, hüsn-ü hat yazabilen sanatçıların sayısının çok fazla olduğunu gösterir. Hattatlığın itibarı ve inanç dünyasına dayalı temeli, onların oluşturduğu sosyal sınıfın özendiriciliği bu sanat dalının çok fazla ilgi görmesine yol açtı. Özellikle Saray’da, medreselerde pek çok hattat yetişti; kimi zaman da Osmanlı Hanedan mensuplarının hat sanatında olağanüstü başarılara imza atmasına yol açtı.

Bunlardan ilki, Sultan II. Bayezid’in oğlu Şehzade Korkut’tur. Şehzade sancağı olan Manisa’da bulunduğu sırada Şeyh Hamdullah’tan hat eğitimi alan Korkut’un nesih hatla yazdığı Kur’an-ı Kerim nüshası günümüze gelen tek eseridir. Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda bulunan bu nadide eser, serginin başyapıtları arasında yer almaktadır. Osmanlı Hanedanı’nın bazı padişahları hat sanatında büyük başarı kazanmışlardır. Hattat padişahların en dikkat çekici olanı Sultan III. Ahmed (1703-1730) olmuştur. Özellikle sülüs ve celi sülüs yazılarıyla dikkati çeken padişahın bu sanat dalındaki bir diğer önemli özelliği, tuğra biçiminde düzenlediği yazılarıdır. 19. yüzyılda ise, Sultan II. Mahmud (1808-1839) celi sülüs yazı levhalarıyla ün kazanmış bir hattattır. Oğlu Sultan Abdülmecid (1839-1861) de başarılı celi hattatlar arasında yer almıştır.

Osmanlı hat sanatının gelişiminde Şeyh Hamdullah’ın açtığı yol yüzyıllarca hakimiyetini korumuştur. Şeyh Hamdullah’ın getirdiği kurallarda herhangi bir sapma olmaması için hattatlar, yüzyıllar boyunca özen göstermişler ve Şeyh ekolünün değişime uğramadan devamını sağlamışlardır.

Yüzlerce Osmanlı hattatı arasında bu sanat dalına yeni bir soluk getiren Hafız Osman adlı sanatçı olmuştur. Nefeszade İsmail Efendi adlı hattattan aklam-ı sitteyi meşk eden Hafız Osman, Şeyh ekolünün tüm inceliklerini öğrenmiştir. Giderek şöhreti artan Hafız Osman 1106 (1694-95) yılında Sultan II. Mustafa ve Şehzade Ahmed’e güzel yazı hocası olarak atanmıştır. Aklam-ı sitte de ikinci şeyh olarak ün kazanan Hafız Osman 1678 yılından itibaren şeyh Hamdullah’ın yazılarından beğendiği harfleri seçerek kimi zaman harfleri küçültmüş kimi zaman da kelime ve harf aralıklarında, harflerin sanatsal biçim ve yapılarında daha özenli orantılar sağlamak için uğraşmıştır. Bu çalışmaların sonucunda kendine has bir üslup yaratmıştır. Bu üslup çağdaşı diğer hattatlar tarafından da benimsenmiştir. Şeyh Hamdullah ekolü Hafız Osman’ın açtığı yolda 20. yüzyıla değin etkisini sürdürmüştür. 1698 yılında vefat eden Hafız Osman, İstanbul’da Kocamustafapaşa semtindeki Sümbül Efendi Dergahı haziresinde gömülmüştür. İspanya’da Madrid’te Büyükelçilik görevinde bulunan Türkiye’nin ünlü şairi Yahya Kemal (öl.1958)7 , bir şiirinde Hafız Osman’ı şu şekilde yüceltir:

“Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hafız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli kabrinde, O, bir nura sarılmış yatıyor.”

Hafız Osman’ın Kur’an yazımcılığının yanı sıra Osmanlı hat sanatına katkısı ilk kez sülüs ve nesih hat kullanarak duvara asılmaya da yönelik levha tarzında hilye metninin kompozisyonlarını hazırlaması ve yazması olmuştur. Sözlük anlamı süs, güzel sıfatlar, güzel yüz anlamına gelen hilye, Peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarından bahseden metindir. Hakânî Mehmed Bey’in (öl.1606) Hilye-i Şerife (Hilye-i Hakânî) adlı Türkçe manzum eseri, Osmanlı’da dini edebiyatın en sevilen ve güzel örnekleri arasında yer alır. Hz. Ali’den rivayet edilerek yazılan, yukarıda da belirtildiği gibi, bu metin ilk kez Hafız Osman tarafından farklı biçimde tasarlanarak yazılmış ve levhaya dönüştürülmüştür. O dönemden itibaren günümüze değin Türk sanatında hilye yazmak önem kazanmıştır. Hilye metninin düzenlenmesinden en başta besmelenin yazıldığı baş makam, Hz. Muhammed’in vasıflarının yazıldığı oval ya da yuvarlak göbek kısmı, bunun etrafında dört halifenin veya Peygamber’in aşere-i mûbeşşere isimleri, Peygamber ile ilgili bir ayet yazılır. Bunu izleyen etek kısmında ise, hilye metninin devamı ve kolofon (ketebe) yer alır. Hilye metninin Türkçesi “Hz. Ali (r.a.) Hz. Peygamberi (s.a.) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: Hz. Peygamber uzuna yakın orta boylu endamı gayet uygun, alnı açık, ne kıvırcık kısa, ne düz uzun saçlıydı, saçları kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, güzel iri kara gözlü, uzun kirpikli, iri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki küreğinin arasında peygamberlik mührü vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendisini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise onu her şeyden çok severdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben gerek ondan önce ve gerekse ondan sonra, Rasulullah gibi birisini görmedim?’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allahın salat ve selamı onun üzerinde olsun.”

Yukarıdaki metni içeren hilye levhaları 17. yüzyıl sonlarından itibaren başkent İstanbul’da günümüze değin yazılmış ve yazılmaya devam etmektedir. Sergide Sakıp Sabancı Koleksiyonu’ndan çeşitli hattatlar tarafından Hafız Osman tarzında düzenlenmeye uygun olarak yazılmış hilyeler yer almaktadır. Ayrıca, farklı tarzda düzenlenmiş örnekler de bulunmaktadır. Hilyeler adeta Hıristiyan inancındaki ikonlar gibi Müslüman evlerinin duvarlarını süsleyen yazı levhalarıydı. Bunların evleri yangından, hırsızlıktan ve kötülüklerden koruyacağına inanılırdı.

2 Muhittin Serin, Hattat Şeyh Hamdullah: Hayatı, Talebeleri, Eserleri (İstanbul: Kubbealtı Akademisi, 1992), s. 32.
3 Defter-i Müsveddât-ı İn’âmât ve Tasaddukat ve Teşrifât ve Gayrih, İstanbul Belediye Kütüphanesi, Muallim Cevdet yazmaları, 0.71, s. 31 ve 289; Serin, Hattat Şeyh Hamdullah, s. 33, n. 81 ve 82.
4 Müstakimzade, Süleyman Sa’deddin, Tuhfe-i Hattâtîn (İstanbul: İbü’l Emin Mahmud Kemâl, 1928), s. 186; Serin, Hattat Şeyh Hamdullah, s. 33.
5 Uğur Derman
6 Bak. Serin 347.
7 Şair Yahya Kemal’in İspanya ve İspanyollar ile ilişkisi için bkz: Mehmed Necati Kutlu, “Yahya Kemal’in eserlerinde İspanya ve İspanyalılar”, İspanya-Türkiye, 16. Yüzyıldan Sonra 21. Yüzyıla Rekabet ve Dostluk. (ed. Pablo Martin Asuero, çev. Peral Bayaz Çorum), Instituto Cervantes Estambul, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2006, s.341-350.
Tuğra ve Belgeler

Türkçe bir kelime olan tuğra, içinde padişahın isminin de yazıldığı adeta imza yerine geçen özel bir formdur. Ferman, berat, menşur, hüküm, name-i saadet adı verilen padişah mektupları, emir gibi devlete dolayısıyla padişaha ait belgeler ile sikkelerde ve kontrol damgası olarak gümüş objeler üzerinde yer alır. Ayrıca kimi zaman binaların kitabelerinde tomar halindeki ya da kitap halindeki hanedan vakfiyelerinde yer alır. Tuğranın Osmanlı padişahlarına ait en eski örneği, Sultan Orhan dönemine aittir ve oldukça basit bir formdadır. Tuğra zamanla gelişmiş, özellikle 16. yüzyılda tezhipli, mükemmel örnekleri verilmiştir. 19. yüzyılda Sultan II. Mahmud döneminde, Hattat Mustafa Rakım tuğraya yeni bir üslup kazandırmıştır. Bunu izleyen yıllarda Hattat Sami Efendi ile estetik açıdan en güzel ölçülerine kavuşturulmuştur. Daha önceki tuğra hattatlarının pek çoğu tanınmamaktadır. Resmi evraklarla ilgili olan tuğraların kimler tarafından çekildiği bilinmemektedir; çünkü bu belgelerde sanatçı imzası bulunmamaktadır. Tuğralar padişah ve babasının adının bulunduğu kürsü (sere), iç ve dış beyze, tuğ, kol ve hançerler aşağı doğru kıvrılarak inen zülfe gibi kısımlardan oluşur.

Osmanlı belgelerine gelince, divani hattın en güzel örneklerinin verildiği bu belgeler Topkapı Sarayı’nın içinde yer alan Divan-i Hümayun katipleri tarafından yazılmıştır. Tuğralar da onlar tarafından çekilmiştir. Ancak bu eserlerin hiçbirisinde doğal olarak imza bulunmamaktadır. Bu belgeler tomar halindeki kağıtlara yazılırdı ve baş taraflarında tuğralar yer alırdı. Osmanlı Devleti’nin azameti ve gücü bu belgelerdeki tuğranın ve divani hattın kompozisyonuyla da yansıtılmaya çalışılmıştır. Yuvarlak hatlı harflerin iç içe geçerek sırlanışı ve satırların sonlarının yukarıya doğru kalkışı divani yazının ve bu belgelerin en karakteristik özelliğidir. Baş tarafta yer alan ölçülü ve zarif bir şekilde tezhiplenmiş tuğra ile siyah mürekkep ve yer yer de altın yaldız harflerin oluşturduğu, son kısımları yukarı doğru kalkan satırlar bu belgelerin önemini vurgulayan bir izlenim bırakır. Yüzyıllar boyunca binlerce katibin çalıştığı Divan-ı Hümayun, divani hatta İran üslubunu tamamen değiştirerek, hattın okunması ve yazılmasını daha kolay, anlaşılır ve estetik bir şekle sokmuşlardır. Tuğraların bezemeleri ise 16. yüzyılın ilk yarısından 20. yüzyıl başına kadar, her dönemin değişen Osmanlı süsleme zevkini yansıtan en karakteristik örneklerdir.


Hat sanatı, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. Bu sanat Arap harflerinin 6. yüzyıl ve 10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Hat, Arapça çizgi demektir.

Hat türleri

Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı vardır. Bunlara sitte denir. Kufi, Tevki, Sülüs, Reyhani, Nesih, Rika. Bunlardan bir kısmı köşeli bir kısmı yuvarlak hatlardır. Kûfi, köşelidir. Nesih, sülüs, rik'a,tevkii, tomar, muhakkak, gubari ise yuvarlak hatlardır. Bölgelere göre hatlar Mağribi (Kayrevani, Endülüsi, Fasi, Mağribi, Sudani), Talik (Talik, nestalik, Divani, Şikeste, Divani Celi), Uzakdoğu (Sini, Cavi)'dur.

Kynk: Tarihikayeler





http://files.myopera.com/Hattat%20Mahmut%20Sahin/blog/3_20091006110813_.jpg