KURAN-İ KERİM - Tabiat Ayetleri (İhsan Eliaçık)

“Tepelerindeki göğe bir baksınlar,

Onu nasıl da yapıp süslemişiz, hiçbir gediği yok”.

(Kaf;50/6-11)

Kur’an’da tabiat (doğa) tasvirleri yapan ayetler vardır.

KURAN-İ KERİM — Tabiat Ayetleri



“Gökten su indirmek… Toprağı ekmek… Üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıklar, yemyeşil çayırlar, ormanlar, meyveler, develer, sekiz çift sığır… Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, ışık saçan güneş, parlayan ay, ışıldayan yıldızlar…vs.


Bütün bu tasvirlerin “Yerde, gökte, tende, canda bir Yaratan sezdirtme”ye yönelik olmakla birlikte “mülk” arzusuyla yanıp tutuşanların “sahiplenme hırsı”nı kırmaya yönelik olduğunu görüyoruz.


Çünkü bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen ‘replik’ gelir: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.” (Ve li’llahi mulku’s-semevâti ve’l-arz).


Aşağıda nuzül sırasına göre 5 tabiat (doğa) tasviri yapan ayet fragmanı (bölümü/parçası) okuyacaksınız. Ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak/sibak), geçtiği yerlere, kime ve ne için söylendiğine baktığımızda esas hitabın “toprağa, suya, ateşe, ağaca, ormana, hurmaya, üzüme, deveye, koyuna, sığıra…” velhasıl doyumsuz bir ihtirasla yere göğe sahip olmak isteyenlere yönelik olduğunu göreceksiniz…


***


1-İlk tasvir (betimleme) Abese suresinde:


“Bir baksın insan yediklerine

Suyu nasıl bolca indirmekteyiz

Sonra toprağı sürüp ekmekteyiz

Orada nasıl tahıllar yetiştirmekteyiz

Üzüm bağları… Yonca tarlaları…

Zeytin ağaçları… Hurmalıklar…

Yemyeşil ormanlar…

Meyve ve çayırlar bitirmekteyiz

Bütün bunlar sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.”

(Abese; 80/24-32).


Sure bütünlüğüne baktığımızda, muhatabın, yoksul ve kör birisi geldi diye surat asıp öte tarafa dönen ve onunla aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin tek ve eşsiz zengini diye bilinen ve bu nedenle de el-Vahid diye anılan Velid bin Muğire el-Vahid (ve taifesi) olduğunu görürüz. Çünkü Velid’in geniş toprakları, oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahılları, üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıkları, meyve veren bahçeleri ve çayırları, ağıllara dizdiği develeri, sığırları ve bol miktarda “kenz” edilmiş yani biriktirilmiş/hazine haline gelmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı (Razi).


İşte o Velid’e deniyor ki; “Mülk Allah’ındır. Bütün bunlar senin değil. İhtiyacından fazla mal biriktirip onunla Mekke’de egemenlik kurmuşsun. Bunlarda yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin “hakkı” vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini, hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını da ağıllara yığmışsın! Bunları sen mi yarattın ki sahipleniyorsun?”


Asıl mesele bu.


Yoksa bu tabiat tasvirleri Mekkeli müşrikleri Allah’a inandırmaya yönelik değildi. Zaten yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan “Allah” demekteydiler. Allah’ın bir ve tek olduğuna da inanmaktaydılar. Fakat Allah’ın toprağına, suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmekte ve “Bunlar bizim başkasına vermeyiz” demekteydiler. Hacıların içinde put dolu Kabe’ye getirdiği hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları aralarında üleşmekteydiler. Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler olduğunu biliyorlardı. Bu tefeci bezirganların hiç birisi zırcahil değildi. Ebu Süfyan dört dil biliyordu…


***


2- İkinci tabiat sahnesi Kaf suresinde;


“Tepelerindeki göğe bir baksınlar,

Onu nasıl da yapıp süslemişiz, hiçbir gediği yok.

Altlarındaki yeryüzüne baksınlar,

Nasıl da yayıp sağlam dağlarla donatmışız,

Üzerinde her cinsten güzel bitkiler bitirmişiz.

Vicdanından gelen sesi görebilecek,

Özünü hatırlayacak her kulun,

O’na yönelip ibret almasını sağlamak için.

Baksınlar salkım salkım meyveleriyle

Uzayıp giden şu hurma ağaçlarına…

Bütün bunlar kullara rızık olsun diyedir.”

(Kaf;50/6-11)


Yani gökten inen su, yerden biten bitkiler, salkım salkım meyveler, uzayıp giden hurma ağaçları, bağlar, bahçeler… Bütün bunlar Allah’ın kulları için yarattığı rızıklardır. Üç beş tefeci bezirganın elinde tekelleşemez. İçinizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir ****ya dönüşemez, sınıf farkı yaratarak imtiyaz aracı haline gelemez.


Bu türden tabiat tasvirlerinin günümüz için ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız şu haberi okuyun: “Peru’da ABD ile serbest ticaret antlaşması çerçevesinde, Yağmur Ormanları özelleştirilecek. Topraklar ve su kaynakları ile Petrol, Tarım, Doğalgaz, Kereste ve Madenler konusunda ABD şirketlerine geniş imtiyazlar verilirken, Petrol ve Doğalgaz aramalarında da geniş yetkiler veriliyor. Özelleştirmeler Peru Yağmur Ormanları’nın % 72 sini kapsıyor. Bunlara karşı çıkan Peru’lu yerliler sokaklara dökülerek protestolara başladılar. Gösterilerde 25 “Kızılderili” yerli hayatını kaybetti…”


Dahası, geçenlerde bir haber de ABD’de bir şirketin “gökten yağan yağmuru” özelleştirmeye kalktığını okumuştum.


Kur’an’ın Mekke’li mülk sahiplerine verdiği ilk mesajlar, Müslümanlar Kitab’ın üzerine yatıp horul horul uyuduğundan çağımızda Peru’lu Kızılderililerin vicdanında tecelli ediyor demek… Çünkü siz -üstelik elinizin altında Kitap olduğu halde- uyursunuz fakat insanlık vicdanı uyumaz. Mutlaka bir yerden, bir şekilde sökün eder. “O her an bir iş ve oluştadır…”


Kur’an’daki doğal hayat tasvirlerinin ne için yapıldığı ve günümüzde bunun ne anlama geldiği sanırım anlaşılıyor.


Bu tasvirler bilimi onaylamak için yani gökten bahsediyorsa astronomi, yerden bahsediyorsa jeoloji, hayvanlardan bahsediyorsa zooloji, bitkilerden bahsediyorsa botanik bilgileri vermek için değildir. İçinde evrenin sayısal şifreleri filan da saklı değildir.


Bilakis insanoğlundaki “sahip olma hırsını” ve “mülk kibrini” kırmak ve bütün bunların sahibinin Allah olduğunu hatırlatmak içindir. “Lehu’l-mülk”ün anlamı budur. Kıssaların anasındaki “vesveselerin anası” neydi? “Yıkılmayacak bir mülke kavuşacaksınız.” (en tekûne meleaaan/mulk-i la yeblâ)… (A’raf; 7/20> Taha; 20/120).


***


3- Üçüncü tabiat sahnesi, yurdum insanının mezar kasidesi haline getirdiği Yasin Suresi’inden. Bölümün son ayetine dikkat edin, tasvirler nereye bağlanıyor gözlerinizle görün:


“Ölü toprak onlar için bir ayettir. Biz ölü toprağa hayat vererek ürünler çıkardık, ondan yiyip duruyorlar. Orada hurma bahçeleri ve üzüm bağları yetiştirdik, içinden pınarlar fışkırttık. Bütün bunları kendi elleriyle işleyip ürün elde ederek yesinler diyedir. Bu şükürsüzlük neden? Yücedir, eşsizdir O.

Her şeyden çiftler meydana getiriyor; yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmeyecekleri neler, nelerden. Gece de onlar için bir ayettir. Ondan gündüzü çekip çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlıkta kalıvermişler.Güneş de onlar için bir ayettir. Kendi yörüngesinde akıp gidiyor. İşte bu güçlü ve her şeyi bilenin belirlediği doğadır. Ay da onlar için bir ayettir. Ona da bir takım menziller tayin etmişiz, döner dolaşır eğri bir hurma dalı şeklini alır. Ne güneş aya yetişebilir ne de gündüz geceyi geçebilir. Hepsi de uzayın içinde yüzer dururlar.Yüklü gemilerin insanları taşıyıp durmaları da onlar için bir ayettir. Ve böyle daha nice binekler yaratmamız da onlar için bir ayettir. Müstahak görürsek onları denizde boğabiliriz, bu takdirde imdat seslerine ne gelen olur, ne de kurtaran. Ancak sevgi ve merhametimizle kurtulup yaşamlarını biraz daha uzatabilirler.Hal böyleyken onlara “Geçmişte olanlardan ibret alıp gelecek için hazırlanarak Allah bilinciyle yaşayın ki üzerinize sevgi ve merhamet yağsın” dendiği zaman aldırış etmediler. Zaten Rablerinin ayetlerinden hiç birine aldırış etmediler, hep yüz çevirip durdular.Onlara “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları? Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil?” (Yasin; 33-47)


Demek ki bu ihtiras sahipleri toprağa, ürüne, hurma ve üzüm bağlarına, pınarlara, ovalara, yağmur ormanlarına, yerin bitirdiklerine, geceye, gündüze, aya, yıldızlara, yüklü gemilere, denizlere, akarsulara her şeye sahip olmak isterler. Bütün bunlara sahip olduktan sonra da “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden başkaları (yoksullar, muhtaçlar, mahrumlar) için harcayın” dendiğinde “Allah isterse doyurur onları, biz mi doyuracağız” derler. Tabiî varlıklara (üretim araçlarına) doyumsuz bir ihtirasla sahiplenirken bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu hatırlarına gelmez, ama “verin” denince Allah akıllarına gelir ve “O verse ya” derler…


***


4- Dördüncü tabiat tasviri Fatır suresinden. Bölümün sonunda söz nereye bağlanıyor dikkat edin, yine aynı şey;


“Allah’ın yukarıdan su indirip onunla rengârenk meyveler bitirdiğini,

Dağları beyaz, kırmızı, siyah ve rengârenk desenlerle bezediğini görmüyor musunuz?İnsanların, sürüngenlerin ve hayvanların da

Aynı şekilde rengârenk olduğunu görmüyor musunuz?

Kulları arasında ancak ilim sahipleri (ulema)

Allah’ın korku ve titremesini içlerinde duyarlar.

Allah güçlüdür, bağışlayıcıdır; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah’ın kitabını okuyup ardınca gidenler,

Namazı cânı gönülden kılıp

Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık verenler,

Asla zarar etmeyecek bir alışveriş yaptıklarını umabilirler.Çünkü Allah, mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka,

Engin cömertliğinden onlara daha fazlasını verecektir.

Çünkü O hem bağışlayan, hem de şükrün karşılığını bolca verendir.”

(Fatır; 27-30)

Demek ki ilim sahipleri (ulema) gökten inen suyun, rengarenk meyvelerin, siyah, kırmızı, beyaz dağların, insanların, sürüngenlerin ve hayvanların yani topyekün tabiatın (doğanın) bilgisine sahip olanlardır. Çünkü İkbal’in dediği gibi tabiat Allah’ın davranışıdır. O’nun davranışı (tabiat) ile sözü (vahiy) arasında çelişki bulamazsın.


Dahası ilim sahipleri (ulema) hem tabiî varlıkların bilgisine sahip olanlar hem de bütün bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğunu bilenlerdir. Bu nedenle Allah’a karşı korku ve titreme içinde olurlar. Allah’ın (kevnî ve kavlî) Kitabını okurlar ve ardınca giderler. Namazı cânı gönülden kılarlar, kendilerine verilen rızıktan gizli açık infak ederler. Bütün bunların sahibinin kendileri olduğu kibrine kapılmazlar, paylaşırlar, bölüşürler. Allah da böylesi bir şükrün karşılığını bolca verir.


Demek ki “şükür” yemeği tıka basa yedikten sonra gerinerek “Elhamdulillah” çekmek değildir. Bizzat ve bilfiil vermek, bölüşmek, paylaşmaktır. Gizli açık infak etmektir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Siz Ferisiler bardağın ve tabağın dışını temizlersiniz, ama içiniz açgözlülükle ve kötülükle doludur. Ey akılsızlar! Dışı yapanla içi yapan aynı değil mi? Siz yemeği başkasıyla bölüşün o zaman sizin için her şey yıkanmış olur (şükür budur). Ama vay halinize Ferisiler! Siz nanenin, sedefotunun ve her tür sebzenin ondalığını verisiniz de adalet ve merhameti ihmal edersiniz. Ondalıkla uğraşacağınıza asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi.” (Luka; 11:37-47, Matta; 23:1-36, 12: 38-40).

5- Beşinci tabiat tasviri Vakıa suresinden:


“Sizi biz yarattık, hala kabul etmeyecek misiniz?

Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?

Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bizim önümüze geçilemez.

Varoluşunuzu değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla

Sizi yeniden var etmek üzereyiz.

Madem ilk yaratılışı biliyorsunuz


O halde bu düşüncesizlik neden?

Toprağa ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü?

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Hiç şüpheniz olmasın,

İstesek onları çere çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz: “Eyvah mahvolduk. Gitti her şey elimizden!”

Peki içtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü?

Buluttan onu siz mi indiriyordunuz yoksa indiren biz miyiz?

İstesek onu iyice acı ve tuzlu yapardık. Bu şükürsüzlük neden?

Peki tutuşturduğunuz ateşi hiç düşündünüz mü?

Onun ağacını siz mi yaptınız, yoksa yapan biz miyiz?

Biz onu hem bir hatırlatma, hem de çöl yolcularına faydalı kıldık.

O halde Rabbini o büyük adıyla an ve yücelt! (Vakıa; 56/57-74)


Görüldüğü gibi burada da dört temel tabiî varlık (insan, toprak, su, ateş) tasvir ediliyor. Bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu resmediliyor. Sahip olma ihtirası ile yanıp tutuşan mülk sahiplerine soruluyor: Bunları siz mi yarattınız ki sahip olmaya kalkıyorsunuz? Bunlar kimsesiz insanlar (çöl yolcuları) faydalansın diyedir. Hz. Peygamber’in “Üç şey ortaktır: Su, ateş ve mera (toprak)” (Ebu Davud; Buyu’, 3016; İbn Mace; Ahkâm, 2463). buyurduğundan da anlaşılacağı gibi bunlar alımın satımın ve mirasın konusu olamazlar.


Yukarıda geçen “Mahrum bırakıldık” (yani gitti her şey elimizden), “Rabbinin yüce adını tesbih et” (Keşte tesbih edenlerden olsaydık) ifadeleri Kalem suresindeki Bahçe sahipleri kıssasındaki ile aynıdır.


Burada tesbih, eline 99’luk tesbih alıp sub sub sub tesbih çekmek değildir. Bahçe sahiplerinin “Keşke tesbih edenlerden olsaydık” ifadelerinden de anlaşılacağı gibi “Bahçenin ürünlerinden yoksullara verseydik, böylece Allah’ı tesbih etmiş olsaydık” demektir.


Keza toprağın (yerüstü zenginlikleri/tarım ürünleri), suyun (deniz ürünleri) ateşin (yeraltı zenginlikleri/petrol/doğalgaz) sahibinin Allah olması, hammaddesini yaratan doğrudan “Allah” olduğu için “herkese” (en-Nâs) aittir demek olur. Dolayısıyla bunlara kişiler sahiplenemez, diğer kişileri bunlardan mahrum bırakamaz. Aksi halde “Bir gün sabah kalktığınızda mahrum bırakılanın bahçe sahipleri gibi kendiniz olduğunu anlarlarsınız da iş işten geçmiş olur” manasına gelir…


İlginçtir, Kur’an’ın “tesbih” ve “şirk” kavramlarını ilk bahçe sahipleri kıssasında kullandığını görüyoruz. Kur’an’ın sinirleri alınıp, ekonomi-politik vurgusu yok edilip tapınak kitabına dönüştürüldüğü ve bir “ölü metin” haline getirildiği için bu kavramların esasında Allah’ın mülküne ortak olmak, Allah’ın mülkünden aldığını iade etmek, üzerinde fazlalaşanı geri vermek (zekâ, afv), karşılıksız kredileşmek (kard-ı hasen=kredi?), fazla olanı (ribâ/rebve) reddetmek, fazlalaşanı vererek tüketmek, azaltmak (infâk), bütün bunları doğru olanı tasdik/sözün namusu adına (sadaka/sıdk) için yapmak ile ilgili olduğu unutulmuştur…


***


Düşünün…


Allah’a inanan bir halka tabiat tasvirlerinin yani yerdeki ve gökteki nimetlerin sıralanmasının manası ne olabilir?


Yeri ve göğü yaratanın; toprağı, suyu, ateşi, tarlaları, bağları, bahçeleri, meyveleri, hurmaları, develeri, sığırları vb. yaratanın Allah olduğunu göstermek mi?


Bütün bunları kim yarattı desen zaten “Allah” demiyorlar mıydı? (Lokman; 25, Zumer; 38, Zuhruf; 9, 87)


Hala da öyle değil mi?


En azından insanlığın % 95’i öyle değil mi?


Tevhid, yerde ve gökte Allah’ın “bir” olduğu ile ilgili değil; bilakis yerde ve gökte mülkiyetin sahibinin “bir” (ehad) olduğu; bunun bölünmez, parçalanmaz, ortak kabul etmez bir “bütün” (samed) olduğu ile ilgilidir.


Ve bu birlik ve bütünlük Allah dış dünyada görünür bir nesne olmadığı için insanların dünyasında en-Nâs’ta (insanların tümü) tecelli eder. En-Nâs’ta mülkiyet birilerinin elinde toplanır, en-Nâs’ın geri kalanı bundan mahrum bırakılırsa birlik ve bütünlük parçalanmış, en-Nâs’a (Allah’a) şirk koşulmuş olur.


Onun için Kur’an tevhidin özüne “Lehu’l-mülk”ü koyar. Bunu çıkardığınız zaman Allah yerle; tarihle, tabiatla, hayatla ilişkisi olmayan, Aristo’nun Muharrik-i Evvel’i gibi soyut bir teoloji nesnesi haline gelir.


Oysa Kur’an’ın Allah’ı “Dipdiri yaşam kaynağı (Hayy) ve Yarattıkları üzerinde titreyen (Kayyum)” değil miydi?

İhsan Eliaçık